17 Haziran 2011

16 Mart Şehitliğ

Çok merak uyandırıcı, 1958 yılından itibaren törenler bilinmeyen nedenlerle kaldırılmış, zaten dikkat ederseniz, 30 Ağustoslarda fener alayları yapılırdı, Cumhuriyet Bayramları daha coşkulu olurdu, ama yeni nesil, bunları abes olarak niteleyip, daha çağdaş(!) olmak için Valetines day, Anneler Günü, Babalar Günü, Şeyh bilmem kimin hidayete erdiği gün vs. gibi günlere merak sardı. Böyle olunca batılı olduk sandılar. Oysa batıda en ufak kasabada bile yüzyıllardır süren geleneksel kutlamalar heyecanından bir şey kaybetmeden devam etmekte.
Son 10 yılda Maraş'ın Kahraman olma sebebi olan işgale direniş destanı, Antepin Gazi ünvanını aldığı düşmanı püskürttüğü olaylar ders kitaplarından çıkarıldı...
Neden acaba, çok merak ediyorum...Yaşım çok geçti de ben mi artık anlamakta kavramakta zorlanıyorum. ?

16 Haziran 2011

BOYNER VE FISH CARD'A DİKKAT...!!!!



Aman Fish Card'dan uzak durum..!!!
BOYNER mağazasına girdiğiniz zaman, neredeyse gırtlağınıza çöker ve bir FISH CARD almanızın ne kadar yararlı ne kadar avantajlı olduğunu anlatır, kartı kakalayıncaya kadar da uğraşırlar (en azından geçen yıl öyleydi). Ayrıca öyle laf kalabalığı yaparlar ki size odaklanmışlar mutlaka bu kartı size kakacaklardır, siz ise bir an önce bu ıstırabı bitirip alışverişinizi yapıp ayrılmak istemektesinizdir. İmzayı atıp kartı aldıktan uzunca bir süre sonra size bir kredi kartı kakaladıklarını farkedersiniz.
İkinci şoku ise kart aidatı diye 100.- TL istediklerinde yaşarsınız.
Bu sistemde cinliğin aslında size alışveriş yaptırmak olmadığı, hatta hiç umurlarında olmadığını bu üyelik aidatı ile anlarsınız.
Onlar çok şeytandırlar, sizin cebinizin köşesindeki madenî 1 kuruşu bile almak üzere yola çıkmışlardır. O nedenle nereye dönerseniz dönün arkanız yine onların elindedir.  Ekstre diye yolladıkları belgenin arkasında yazan faksa ulaşmaya çalışırısınız, çalışmaz, daha sonra 444 2929 aramak zorunda kalırsınız seçeneklerden sonra nihayet birine derdinizi anlattığınızı sanırsınız, o gariban kişi de sizin gibi sıradan hatta belkide sizden daha sıradan biridir.  O gariban koca koca patronların kalkanıdır aslında ya da maşasıdır. İtirazınızı not aldığını ve mail adresinize cevap gönderileceği bildirilir. Ancak söylenen süre geçer ve o cevap gelmeyince tekrar ararsınız. Ve o ücreti ödemek zorunda olduğunuzu öğrenirsiniz.
Bu FISH CARD'ı yaratan karta ismi verirken niyetini okadar güzel ifade etmiş ve FISH (Yani balık) demiş yani siz biz SAZAN BALIĞIYIZ onlar ise büyük avcı.. Tarih boyunca bu durum hiç değişmemiş.
FISH CARD'ın hiç bir avantajı yok ayrıca, herhangi bir kredi kartınız varsa ona yapılan taksit diğerine de yapılıyor... olan size oluyor...
İşte beyler BOYNER'den aldığınız FISH CARD bu işe yarıyor, satan kuruluşa 2-3 TL.ye mal olan bir kartı size 100.- TL'ye satıyorlar...

BEN AMAN DİKKAT DİYEYİM, SİZ SİZ OLUN BOYNER'DEN VE FISH CARD'TAN UZAK DURUN..

17 Mayıs 2011

19 MAYIS 1919 DÜŞMANLARINA CEVAP...!!!

Prof.Dr. Sayın Bingür Sönmez'in Sarıkamış Şehitleri ile ilgili saklı kalmış gerçekeleri ortaya çıkarmak için ne denli uğraştığı hepimizin malumu. Ben de uzun zamandır bu konudaki çalışmaları takip için internet ortamında kurulan "Sarıkamış Şehitleri Gönüllüleri" grubuna üyeyim. Vahdettin'cilerin Atatürk'ün Samsun'a çıkışını Atatürk ve İstiklal harbini küçültmek için nelere sığındıkları da herkesin malumu. İşte bir süre önce grupta da bu konuda atışmalar olunca Sayın Bingür Sönmez aşağıdaki hatırayı gruba gönderdi. Daha önce hiç duymadığım okumadığım çok ilginç bir okadar da çok önemli bir hatıra. Sizlerle paylaşmak istedim. Nasıl olsa takunya kafaların bunu okuması okusa bile anlaması olanaksız. Hiç olmazsa bizler geride kalacak olanlara bu hatıraları aktaralım. Çünkü yakın gelecekte bu ve benzeri bilgileri yazılı olarak ta bulamayabilecekler. İşte Sayın Bingür Sönmez'in paylaştığı hatıra.
*******

19 MAYIS 1919 SAMSUN

YAZAN : Em. Hava Albay Kemal İntepe

1941 yılında İngiltere'ye uçuş eğitimi için gönderilmiştik. Londra'ya vardığımızda, grubumuzun İngiliz makamları ile irtibatnı sağlamak üzere yaşlı bir İngiliz hava binbaşısını irtibat subayı olarak atamışlardı. Adı Mr. Salter olan bu subay Türkçeyi bizlerden daha iyi konuşuyordu. Mr. Salter'i birkaç defa eşi ile birlikte ikindi çayına davet ettim. O da beni akşam yemeklerine evine çağırıyordu. Bir akşam bana şunları anlattı:

1919 yılında Piyade Binbaşı Salter olarak Samsun'daki İngiliz işgal Tabur komutanı idim. 18 Mayıs1919 günü İstanbul'daki İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığından şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu telgraf; "16 Mayıs 1919 günü , Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin, Bandırma Vapuru ile İstanbul'dan görevli olarak ayrıldığını ve fakat vapurdan gönderdiği telgrafta istifa ettiğini, eğer Samsun'a inecek olursa tutuklanarak İstanbul'a gönderilmesini" istemekte idi. Kumandanlığımın bu emrini en iyi şekilde yerine getirebilmem için ilk iş olarak tabur subaylarımı toplayarak kendilerine telsiz emrini okudum ve gerekli emirleri verdim. Şehirdeki durumu görmek için Samsun'a indim. Şehir her zamankinden daha kalabalıktı.

Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı bir görünümde idi. Siyah çizmeli, kilot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı kimselerin çokluğu dikkat nazarımı çekti. Sonradan, bunların Türk subayları olduğunu öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir'i işgal etmişler Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum tercümanım çok korkuyor. Bütün gece hiç uyumadan yatağımda döndüm durdum.

19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı . Bir olay çıkmaması için taburumla bütün iskele ve civarını kordon altına aldım.

Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki kalabalığın heyecanı son haddini buldu. Bir de gördüm ki her askerimin arkasında siyah çizmeli kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsinin silahlı olduğu muhakkak.

Vapur iyice göründü. Bazı il ve belediye görevlileri sandallarla vapurun demirleyeceği yere doğru gitmeye başladılar..

Görevimi, iskele üzerinde yapamayacağımı düşünerek ben de motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim. Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim iki erimi motorda bırakarak tercümanımla birlikte vapurun iskelesine tırmandım. İskelede beni selamlayan iki tayfaya ; "Vapurdaki generali görmek istediğimi" söyledim. Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi içeriye aldı. Herkes ayakta idi. Ortadaki mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler döküldü: "Taburum emrinizdedir."

Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi aklımdan dahi geçirmemiştim. Tercümanım bir an durakladı. Kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti. Mustafa Kemal Paşa'nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktık. Öteki sandallar da vapurun etrafına varmışlardı. Gemiye çıkmış olan birkaç kişiyle tokalaştıktan sonra vapurdan benim motorumla ayrıldık. İskeleye vardığımızda muavinim koşarak yanıma geldi. Kendisine; Taburu safta toplamasını, silah çattırmasını ve Türk makamlarına teslim olmalarını söyledim. Biraz durakladıktan sonra emir tekrarı yaparak selam verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi.. Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı. Yanılmamıştım. Onlar hakkında edinmiş olduğum bilgiler doğru çıkmıştı. Mustafa Kemal Paşa; benim yanıma, o siyah çizmeli kara kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle -tabi kendi şöförümle birlikte- misafir edileceğimi söyledikleri Ankara'ya gönderdiler. Taburumun erleri de ; Çorum, Çankırı ve Kastamonu'da kurulan esir kamplarına yerleştirilmiş ler.

Kurtuluş savaşımızın sonuna kadar Ankara'da, Ogüstüs Mabedi'nin yanındaki Hacıbayram Camii'nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap bir evde kaldım. Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bir süre bu evde oturdum.

Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta'daki Türk esirlerle değiştirildik. İngiltere'ye döner dönmez tutuklandım ve divanı harbe verildim. Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi. Onlardan yararlanarak, kısa, fakat öz bir savunma hazırladım. Bana isnad edilen suç taburumu hiç direnmeden teslim edişim idi. Yüksek Askeri Mahkeme'nin önüne çıktığımda savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim :

" Sayın hakimler Başbakanımız Lloyd George'e Avam Kamarası'nda şöyle bir soru sorulmuştur : Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919'da İzmir'e çıkardık ve o tarihten bu yana milyarları bulan (sterling) masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir'de denize döküldüler ve Anadolu'daki bütün Rumlar atıldılar veya muhacerete zorlandılar.

Bizim kazancımız nedir?"
Bu soruya karşılık Başbakan Lloyd George şunu söylemiştir: 'Yüzyıllar bir veya iki dahi yetiştirir.. XX. Yüzyılın dahisinin Türkiye'den çıkacağını ben nereden bilebilirdim?'

Görüyorsunuz sayın hakimler, karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın bahsettiği, XX.Yüzyılın dahisi ile hiç beklemediği bir anda karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi? Eğer ben başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gidecektiniz. Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir."

Beraat ettim ve terhise tabi oldum. Sivil hayatta bir tütün şirketinde iş buldum. Şirketim "Abdullah Cigarette" adındaki Türk tütünü ve Virginia karşımı sigarayı çıkartıyordu. Ben Türkçeyi çok iyi konuştuğum için beni bir kursa tabi tutarak tütün eksperi yaptılar ve Türkiye'ye gönderdiler. İlk iş olarak Mustafa Kemal Paşa'yı ziyaret ettim.Beni kabul buyurdular ve ilgililere, Türkiye'deki ikametim hususunda yardımcı olmalarını ve kolaylık göstermelerini emir buyurdular. Ailemle birlikte ikinci Dünya Savaşı'na kadar, tütün üreten köylerde, Türk köylüsü ile birlikte yaşadım. Ben ve ailem Türk köylüsünü o kadar çok sevdik ve o kadar çok benimsedik ki eğer hükümetimiz tarafından resmen İngiltere'ye çağrılmasaydık Türkiye'de kalmayı tercih ederdik.

İngiltere'ye döndüğümüzde beni hava bakanlığından çağırdılar ve yeni görevimi bildirdiler. Çok sevindim ve müjdeyi aileme büyük bir zevkle bildirdim. Beni terhis olduğum rütbe ile Kraliyet Hava Kuvvetleri ( RAF )'ne almışlardı. Görevim istihbarat Başkanlığında idi. Türkiye ile İngiltere arasında 1939'da yapılan bir anlaşmaya göre İngiltere'ye uçuş eğitimine gönderilecek olan subayların RAF ile irtibatını sağlayacaktım yani yine Türklerle birlikte olacaktım....

Mr. Salter ile iki yıldan fazla bir süre birlikte bulunduk. Bu süre içerisinde bizleri daima savundu ve kendisini daima bizden saydı.

* * * * * * *